Blog

Yaşlı Avrupa, yeni Avrupa ve Türkiye

Genel Yazılar

Yaşlı Avrupa, yeni Avrupa ve Türkiye

Slovenya’dan İsveç’e Avrupa’nın çeper ve nispeten yeni üyeleri arasında Türkiye’ye siyasi bakış daha olumlu ve destekleyici. Türkiye’nin dinamizmi ve Avrupa’ya kazandırabilecekleri konusunda bu ülkeler diğerlerine göre çok daha geniş bir perspektife sahip.
Küçük bir Balkan ülkesi olan Slovenya, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini en çok destekleyen AB ülkelerinden birisi. Adriyatik Denizi’nin kuzey ucunda, İtalya’ya komşu bu ülke, tabiat güzelliği açısından oldukça şanslı. Ljublijana’ya 20 dakika mesafedeki Bled kasabası Alplerin İsviçre’yi kıskandıracak yamaçlarında, aynı ismi taşıyan gölün kıyısında kurulmuş.
Aynı kasabada Avrupa’nın en iyi küçük işletme okullarından birisi yer alıyor; IEDC Bled İşletme Okulu. Slovenya’nın bir ‘geçiş ekonomisi’ olduğu düşünüldüğünde 26 yaşındaki okulun Yugoslav döneminde kurulduğu anlaşılıyor. Okulun kurucusu Prof. Danica Purg aynı zamanda Avrupa Uluslararası İşletme Akademisi üyesi.
IEDC programlan yeni liderlik yaklaşımları ve yönetim modelleri üzerinde yoğunlaşıyor. ‘Yeni’ ve ‘yenilikçilik’ Slovenya’da prim yapan kavramlar. Nitekim ülke yenilikçilik sıralamalarında Türkiye’nin oldukça üzerinde. Örneğin, şirketlerin ciroya oranla Ar-Ge harcamalarında Slovenya Türkiye’nin beş katı kadar daha yüksek.
IEDC İşletme Okulu tarafından düzenlenen ve DEİK tarafından desteklenen atölye çalışması için geldiğim Slovenya’dan ilk notlarım bunlar. On beş ülkeden yetmiş üst düzey katılımcıya ev sahipliği yapan atölyenin başlığı Avrupa Birliği ve Türkiye: Ortak Bir Gelecek İçin Siyasi ve Ticari Liderlik.
TÜRKİYE İLE AVRUPA’NIN ORTAK GELECEĞİ
Avrupa ile Türkiye arasındaki ekonomik ve ticari ilişkiler siyasi ve sosyal ilişkilere göre çok daha güçlü. Dahası, siyasi ilişkilerin zayıflığı daha derin bir ekonomik bütünleşmenin önünde en önemli engel. Siyasi problemlerin arasında ise Türkiye ve Türkler hakkındaki tarihi önyargılar önemli bir paya sahip.
Bu önyargılar yüzyıllar öncesine dayanıyor. Örneğin, 16. yüzyılda yazılmış Hıristiyan dualarına bakarsanız; Türklerin Papa ve şeytanla birlikte Hıristiyan dünyasının en önemli üç düşmanından birisi olarak betimlendiğini görüyoruz. Başka bir betimleme daha vardı; bazı teologlar da o dönemde Türkleri ‘kızıl Yahudiler’ olarak tanımlıyordu. Bu dönemde bu tür yüzlerce dua, vaaz ve kitap yazıldı.
Leyla Coşan’ın Tanrım Bizi Türklerden Koru’ başlıklı (Yeditepe, Yayınlan, 2009) kitabında bu konunun ayrıntılarına ulaşabilirsiniz.
Bu önyargılar tarihin sayfalarında kalmış değil. Anders Breivik’in meşhur manifestosunun başlığını hatırlayalım: ‘2083: Avrupa Bağımsızlık Bildirisi.’ Breivik, manifestonun 2083’e yaptığı atıfın, ikinci Viyana Kuşatması’nın 400. yılından kaynaklandığını söylüyor. 1683, Türkiye’nin AB adayı haline geldiği zorlu süreçte sadece Avusturya değil, diğer Avrupa ülkelerinin basınında da bol bol hatırlanmıştı.
Önyargılar sadece Breivik ya da Wilders gibi karakterlerle özdeşleşmiş değil. Geçen haftalarda Lüksemburg Başbakanı Junker, Yunanistan’ın içinde bulunduğu krize değinirken, kadastro sisteminin olmayışını Osmanlı İmparatorluğu’na bağlamıştı.
Oysa modern kadastro sistemleri, dünyada olduğu gibi Lüksemburg’da da büyük ölçüde Yunanistan’ın bağımsızlığını kazandığı 1829’dan sonra gelişti. 180 sene önce bağımsızlığını kazanan, 30 seneden fazla süredir Avrupa Birliği üyesi olan bir ülkede kadastro sisteminin geliştirilemeyişini Osmanlı İmparatorluğu’na bağlamak bilgisizlik tarafından desteklenen önyargılardan kaynaklanmıyorsa geriye sadece kasıt faktörü kalıyor. Bu arada, Bülent An ve Uğur Altuğ gibi tarihçiler, Osmanlı İmparatorluğu’nun kayıt sisteminin güçlülüğünün altını çiziyorlar. Osmanlı arşivlerinden 1529 yılında Mora’daki bir Yunan, çiftçisinin ne ürettiğini görebiliyoruz. Slovenya’dan İsveç’e Avrupa’nın çeper ve nispeten yeni üyeleri arasında Türkiye’ye siyasi bakışın daha olumlu ve destekleyici olduğunun altını bir kez daha çizmek gerekiyor. Türkiye’nin dinamizmi ve Avrupa’ya kazandırabilecekleri konusunda bu ülkeler diğerlerine göre çok daha geniş bir perspektife sahip.
Toplantıların anekdotlan da Türkiye’nin Avrupa’daki imajı hakkında fikirler verebilir. Slovenyalı önemli bir işadamının Dışişleri Bakanı Alamet Davutoğlu’nu yarım saat dinledikten sonra Türkiye’ye yatırım yapmaya karar verdiğini söylemesi ilginçti. Lozan’daki ünlü İşletme Okulu IMD’nin eski dekanı Derek Abell’in, ‘düşüşteki Avrupa’nın’ Türkiye ile tekrar çıkışa geçebileceğini söylemesi de öyle.
Atölye çalışmasında da yeni Türkiye’nin Avrupa’nın dinamik unsurları içinde oldukça yüksek bir prestij ve olumlu bir bakışa sahip olduğunu bir kez daha gördüm.
Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoglu hemen her oturumda Avrupalı konuşmacılar tarafından övüldü. Bir de Coca Cola CEO’su Muhtar Kent.
Ancak, prestijin altını çok iyi doldurması gerekiyor Türkiye’nin. Yenilikçilik göstergeleri ağsından Avrupa’da son sıralarda yer alıyor Türkiye örneğin. Yani, eğer yeni Avrupa’da’ sadece büyük değil gerçekten dinamik bir aktörü olmak istiyorsa Türkiye’nin verimlilik, yenilikçilik, Ar-Ge, markalaşma konularında hızım artırması gerekiyor.
Yalçın İpbükenToplantılara konuşmacı olarak katılan Yalçın İpbüken Yalın Enstitü Başkanı. Yalın Enstitü Lean Institute’un Türkiye ayağı olarak 40’a yakın şirkete organizasyon ve düşünce tarzlarını yalın hale getirebilmeleri konusunda danışmanlık desteği veriyormuş. Enstitünün Türkiye tecrübesi Toyota’daki uygulamayla başlamış. Bu hizmetlere sadece işletmelerimizin değil kamu sektörümüzün de büyük ihtiyacı var.
 
 
Yayın adı: Zaman
Yazar: Murat Yülek
Tarih:10.06.2012
Sayfa:11

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.