Blog

Mardin Midyat Mayıs 2022 – Ağustos 1962/Haziran 1964

mardin
Genel Yazılar

Mardin Midyat Mayıs 2022 – Ağustos 1962/Haziran 1964

Uzun zamandır aklımızda olan Mardin Midyat gezimizi 3 günlük olarak gerçekleştirmekten mutluyuz.

Mardin ve Midyat ağırlıklı gezimizi özetlersek. Mardin, Midyat, Nusaybin ve Kızıltepe güzel ülkemizin sosyolojisi, ekonomisi, fiziksel alt ve üst yapıları, yolları, insanların kıyafetleri, binaları, yapıları ile tamamen bütünleşmiş; tarihi coğrafyası ile mutlaka gezilip dolaşılması gereken önemli bir yurt parçası. Batıda ne varsa bu yörede de bulunduğunu memnuniyetle gördük ve yaşadık. Ülkemiz adına en çok bu durumu merak ediyordum. İçimin rahatladığını rahatlıkla söyleyebilirim. Burada görev yapan insanımız, tanıştığım yerel insanların her birisinin durumu bizim gördüğümüze benzer şekilde teyit ettiğini memnuniyetle söyleyebilirim.

Mardin’de görev yapan bir yetkilinin yardımı ile rehber şoför temin ettik. Otellerde yer bulunmuyordu. Güzel ve yeni bir otelde yer bulduk. Mardin o derecede kalabalıktı. Kılık kıyafet, öğrenciler, yaşlılar, orta yaşlılar her birisi bizim coğrafyamızın insanları idi. Hiç ama hiç yadırgamadık. Yollarda hiçbir özel koruma söz konusu değildi. İnsanların kullandıkları dil Türkçe idi. Bu durum bizim yolculuğumuzun en önemli çıktısıdır. Nusaybin’e, Kamışlı’nın karşısından, Suriye ile aramızdaki 4,5 metrelik duvarı gördük. Sınır hattı boyunca tren hattını izledik, İpek Yolu’nda araba yolculuğu yaptık.  Nusaybin, 2013 olaylarında çok büyük yara almış, olaylardan etkilenen mahalleler devlet tarafından yeni baştan oluşturulmuş ve ailelere verilmiş. Sokaklar insan kaynıyordu. Nusaybin yolundaki Beyaz Su, tam bir mesire yeri, piknik yeri olmuş, Toplumun genci, yaşlısı birlikte hoşça vakit geçiriyordu. Biz de bir süre ayaklarımızı buz gibi suyun içine soktuk. Rahatladık. Kamışlı kapısı kapalıydı.1962 Ağustos’unda kapı açıktı ve Suriye tarafındaki petrol kuyusunu çıplak gözle görebiliyordunuz. Dünyanın en eski kiliselerinden Mor Yakup Manastırının yanındaki Zeynel Abidin Camisi’ni ziyaret ettik. Dualar okuduk.

Kızıltepe, Mardin’in hemen dibinde, ovada yer alıyor. Mardin havaalanı yeni yapılmış, çok görkemli ve güzel bir yapı. Dönerken 3 uçak aynı zamanda hareket etti.

Midyat benim ve eşim için çok özel bir ilçe. Hayatımızın en önemli devrelerinin birisinin yer aldığı değişik inanç ve etnisitedeki doğunun insanın birlikte sulh içinde yaşadığı bir yerleşim alanı.

Midyat, Doğunun en yaşanası ilçesi idi, şimdi de öyle. Midyat Merkez Mahallesi’nde ve bir kısım köylerinde yaşayan Süryaniler, Batı ülkelerine göç etmişler. Eski tanıdıklarımdan birkaçını aradım ve hemen hepsi yurt dışına gitmiş. Süryani rehber ve şoförüm, Süryanilerin de Avrupa’ya gitmelerinin ailelerini böldüğünü, birçok ailenin dağıldığını, büyük zorluklar çektiklerini söyledi. Birçok Süryani doğdukları topraklara geri dönüyorlar. Köylerini, evlerini yeni yapılarla daha yaşanabilir hale getirmişler. Düzen ve barış geldikçe insanlar da ata topraklarına, doğup büyüdükleri yörelere geri dönüyorlar. Bunları gördük. Midyat Türk Filim Endüstrisinin vazgeçilmez mekânlarından birisi.

Hükümet Kadın, Midyat’ın kendi öyküsü. Öykünün geçtiği evi, doğu filmlerinin vazgeçilmez yapılarını gezdik. Bu arada biz iki yıl bu binalarda, iki ayrı mekânda kiracılık yaptık. Bizim bulunduğumuz sırada daha elektrik gelmemişti; içme suyu kuyulardan temin ediliyordu. Bugün gördüğümüz bütün yapılar bizden sonra yapılmış.

Bizim zamanımızda Midyat ve Estel birbirlerinden 3-5 kilometre mesafede tamamen ayrı iki yerleşim iken şimdilerde bu iki yerleşim birleşmiş ve bir bütün olmuş. Eskiden Mardin Midyat arası 100 kilometre iken yol kısalmış, asfaltlanmış 62 kilometreye inmiş. Dümdüz asfalt yol olmuş, şimdilerde yolun yenilenme çalışmaları yarılanmış.

Midyat’ı Pazar günü ziyaret ettik. İlk işim daha önce vazife yaptığım Merkez İlkokulu’nu bulmak oldu. Mutlu oldum. Midyat Merkez İlkokulu günümüzde Ortaokul olmuş. Okulun avlusunda dolaşırken yanımıza gelen kişinin okul müdürü olduğunu öğrenince sohbetimiz yoğunlaştı. İlkokul bölümünü müdür ile dolaştık. Laf lafı açtı. Öğretmen defterinin bulunduğu odayı açtı, eski defterler arasında öğretmen defterini buldu, birlikte ismimin bulunduğu sayfayı bulduk. Aman ne kadar keyif aldık. Eski anılar üzerine sohbet ettik. Kayıt defterinin ilgili sayfasını fotoğrafladım. 

Pazar günü olmasına rağmen okulun kurslar dolayısıyla devam ettiğini görmek beni ziyadesi ile mutlu etti. Öğrencileri gördük. Öğrencilerin batıdakilerden hiçbir farklarının, eksikliklerinin olmadığını, mahrumiyet diye bir şeyin söz konusu olmadığını gördük. Ülkemiz adına mutlu olduk.

Midyat’ta, Kızıltepe ve Mardin’de çeşitli sanayi tesislerinin, tekstil atölyelerinin, un ve makarna üretimlerinin olduğunu öğrendik. Büyük tekstil markalarına ürün yaptıklarını, Suriye ve Irak’a ihraç ettiklerini öğrendik.

Eğer Dicle Kalkınma Ajansı’ndan destek bulabilirsek Yalın Enstitü olarak Midyat’ta program yapmayı çok isterim.

Bizim zamanımızda Irak ve Suriye ile ekonomik ve her türlü bağın daha fazla olduğunu biliyor ve ülkemiz adına son derece endişeler tanışıyorduk. İşsizliğin fazla olduğu, Türkiye Cumhuriyetinin kurum ve kuruluşlarının, eğitim, adalet ve sağlık hizmetlerinin yeterince etkin olamadıklarını yaşamışken,  bu yörelerin bugün artık ülkemizin ayrılmaz bir parçası olduğunu görmek, hissetmek bizleri ziyadesi ile mutlu etti.

Ülkemizin konumu hem güçlükler hem de tehlikeleri doğururken aynı coğrafya ülkemiz için bulunmaz bir fırsatları da beraberinde getiriyor. Ülkemizi çevreleyen coğrafyanın hem tehlikeleri hem de fırsatları birlikte sunuyor. Seçimi yapacak bizleriz. 

Değerli dostlarım, Gazi Antep’te, Kayseri’de, Ağrı’da, Kahramanmaraş’ta Yalın Enstitü olarak çalışmaktan özel olarak mutluluk duyuyoruz. Ülkemizin bu yörelerinin insanının girişimcilik azmini yakından biliyoruz.  Ülkemiz insanının refah umudunu ülkemizin en uzak yörelerine, en ufak birimine, her bir insanımıza dahi taşımamız gerekiyor. Bunu kişisel ve örgütsel misyonumuz olmasına ülkemizin sorumlu insanlarının kabul etmesi, benimsemesi gerekiyor.

Ülkemizin her bir yöresine erişmeyi, uzanmayı beceremediğimiz takdirde ülke olarak geleceğimizi güvenlik altına almaya nasıl muvaffak olabiliriz? Ülke güvenliğimiz için ülke vatandaşlarımızın duyarlı olması, üzerine düşeni yapmaktan geri durmaması gerekir.

Yurdumuzun en uzak yörelerine dahi gitmek, erişmek gerekiyor. Her fırsatı yaratıp ülkemizi daha iyi tanırsak, Türkiye Cumhuriyetinin ilk 100 yılının çok başarılı geçtiğine inanmamız için ülkemizi daha iyi tanımayı ihmal etmemeliyiz.

Günlük haberler, siyaset tartışmaları ile ülkemizin gidişatını anlamak yeterli değildir. Geleceğe güvenle bakabilmek için bugün işlerin hep, çok kötü gitmediğini gözlerimizle görmemiz gerekmektedir.

1962-1964 yılları arasında Mardin Midyat yöresinde ilkokul öğretmeni olarak halkın içinde yaşamış bir kişi olmak beni bugün ülkemizin geleceğine güvenmemi sağlamıştır. Ben bu yıllar ve sonraki yıllarında ülkemizin hemen her coğrafyasında (Sinop, Ankara, Bursa ve son durak doğduğum şehir İstanbul, Sarıyer)  severek tam 20 yıl görev yaptım. Bugünleri gördüğüme şükrediyorum. Eşim de benim gibi aynı duyguları paylaşıyor.

Ağustos 62 – Mayıs 64

Ağustos 1962 yılında Kurtalan Ekspres ile Mardin’e doğru, hayatımızın en önemli bir bölümü için, yola çıktığımızın farkında değildik. Bin bir dert, endişe; ailevi ve şahsi sıkıntı ile bir tren dolusu genç ile birlikte Yedek Subay Öğretmenlik görevimizi yerine getirmek için tren yolculuğuna çıkmıştık. Trende o yörede askerlik yapan birilerinin de dolduruşu ile o kadar moral bozukluğu içine girdik ki sormayın.

Ağustos ayında Mardin’e gitmemizin amacı, Milli Eğitim Camiası ile tanışmak, görev yerlerimizi kura ile belirlemek, İstanbul’dan yola çıkanlarla tanışmak ve sosyalleşmekti. Nitekim Ticaret Lisesinden sınıf arkadaşım Aydın Bediz ile candan arkadaşlığımız bu ortamda gerçekleşti.

Zamanın Mardin’i, sanki yabancı bir ülkeye görevli olarak yaz sıcağında her yer kavrulurken gelmişiz gibi bir ortam ve duygular içindeydik. Ülkemizin batısından gelen bizler için her şey, iklim, yaşam, insanlar, müzik, yapılar, yemekler, kıyafetler çok farklıydı. Adeta güneyimizdeki yabancı bir ülkeye gelmiş gibiydik. Ağustos sıcağının kavurduğu Mardin’de yaşamaya alışmak biz gençler gerçekten devasa bir yenilikti. Onlarca genç öğretmen adayın içinde evli ve çocuk sahibi olan tek kişi de bendim. Bu durum sıkıntılarımı çok daha artırmıştı. Otelde kalıyorduk. Adeta kendi dertlerimiz ile baş başa kalmıştık.

Zamanın şartları içinde Yedek Subay Öğretmenlik Lise Mezunları için kararlaştırılmıştı ve Milli Eğitim camiası bizlere nasıl davranacağını da çok belirlememişti. Zamanın stajyer öğretmenleri görevlendirildikleri yerlerde, resmi toplantılar dışında,  nasıl tek başlarına bırakılmışlarsa bizlere de aynı tutum söz konusuydu. Her sorunumuzu çözmek biz gençlere düşüyordu. Mardin merkezde hemen herkesin ortak dili biz görevliler haricinde Arapça idi.

Yörenin erkekleri çoğunlukla Türkçeyle ilkokulda tanışıyor, genellikle askerde okuma yazmayı öğreniyordu. Köylerde Arapça, Kürtçe, Süryanice ve diğer yerel diller konuşuluyordu.  Kızlar ya hiç okula gönderilmiyor ya da en çok ilkokula gidiyorlardı. Yetişkin kadınların özellikle köylerde yaşayanları hiç Türkçe bilmiyorlardı. Ankara radyosunu bile dinlemek mesele idi. Ailelerimizle haberleşmek ancak mektupla yapılabiliyordu.

İnsanlar Ağustos sıcağında uyuyabilmek için binaların çatısında oluşturulan tahtlarda yatıp uyumaya çalışıyordu. Yemekler tamamen alışkanlığımızın dışında, acılı, baharatlı ve genellikle keçi etinden yapılırdı. Esnaf lokantalarında yemek yiyorduk.

Bir gün otelde dertleşirken Kızıltepe’nin, Kürt köyünden bir aşiretin önde gelen kişisi ile konuşmaya başladık. Bizi köyüne davet etti. Kızıltepe Mardin’e yakın, Mezopotamya ovasında Suriye sınırına yakın bir yerde kurulmuştu. Bir otobüs dolusu genç, Ağustos sıcağında Kızıltepe Köyü’nde yaşadıklarımız zihnimizde silinmez izler bıraktı. Köyün, aşiretin varlığını o gün öğrendik. Köy halkının aşiretin kuralları ile yönetildiğini, aşiret kurallarını, sosyolojisini o günkü kadar hiç gerçekle karşılaşmadık dersem yeridir. Aşiretin önemli kişisinin kendi ifadesi ile oğullarını isimleri ile biliyor, isimlerini sayabiliyor, ancak kızlarının isimlerini pek bilemiyordu. O kadar çok çocuk sahibi varlıklı bir kişi düşünün. O gün bizler için misafir çadırı kurdurmuş, eski Türk filmlerinde gördüğümüz yere çok rahat bir düzen içinde sıralandık, sohbet ettik ve sonunda çadırda içeri dev bir tepsi pilavın üzerine bir kızarmış kuzu boylu boyunca uzatılmıştı. Hepimizin birden nefesi kesildi.

Ağanın adamlarından birisinin getirdiği ibrikteki su ile ellerimizi yıkadık. Ağanın yaptığını yapmaya başladık. Ağa kuzuyu elleri ile parçaladı, hepimizin hayret dolu bakışları içinde bir elini kaşık yapıp pilavı doldurdu, sıkıştırdı ve kuzu etinden bir parçayı da koydu bir çırpıda ağızına tıktı. Dirseklerine kadar her tarafından yağlar akıyordu. Ancak hiç birimizde kaşık bıçak, tabak aramayı düşünemeden hepimiz aç kurtlar gibi nefis et ve pilavın içine daldık. Nefessiz bir çırpıda midemizi doldurduk. Büyük mutluluk içinde sedirlere yaslanarak yarı yatar bir vaziyette yaslandık. Dibek kahvesi eşliğinde derin sohbete devam ettik.

O gün yöre sosyolojisi hakkında öğrendiklerimizi hiç unutmadık. Köylerin halkı ile birlikte el değiştirdiğini, mahalli siyasetin nasıl oluştuğunu, Ankara yerel ilişkilerin nasıl şekillendiği ile ilgili öğrendiklerimizi bir başka yerden öğrendiğimi hatırlamıyorum. Bizim ve özellikle benim için tam bir Türkiye eğitimi idi. O sosyoloji bugün bile aklımda canlı olarak duruyor.

Kuraların çekilişinde ben Mardin Midyat Merkez İlkokulunu çektim. Eşim ve bir yaşındaki oğlumun da geleceğini bildiğim için kendimizi şanslı hissettim. O tarihte daha çok Arap nüfusun yaşadığı Estel, Süryani ve Kürt nüfusun yaşadığı Midyat Merkezinde ise benim okulum Midyat Merkez İlkokulu bulunuyordu. Midyat bölümünde bir ev kiraladım. Öğrencilerim karışıktı. Süryani, Kürt ve Arap kökenli çocuklara bir arada öğretmenlik görevi başlı başına bir öykü. Okuldaki öğretmenler, stajyer, yedek öğretmen ve yerel öğretmenlerden oluşmakta idi. Okul müdürü sevimli bir insandı. Süryani saatçi Süleyman ve Kürt arkadaşlarım omluştu. Midyat Belediye Başkanı Ziver Midyat, Süryani Şabo ailesinin genç oğlu Özcan, Sağlık Memuru Sait sık görüştüğüm kişilerdi. İstanbul Hukuk Fakültesinin 2.sınıf öğrencisi idim, aynı zamanda İngilizcemi ilerletmek gibi bir görevim vardı.

Eşimi ve bir yaşını yeni tamamlamış çocuğumu almak için İstanbul’a döndüm. Zamanın otobüslerini ve yollarını tahmin edemezsiniz. Neticede İstanbul’dan ailecek Güney Ekspresinin 3.mevkisinde yolculuğa çıktık. 6 kişinin paylaştığı 3. sınıf yolculuğu yapmamış olanlar çektiğimiz zahmeti hayal edemezler. 3 gün 3 gece yerde çocuk uyutarak Suriye sınırını takiben Adana’dan itibaren herhalde 600 km yolculuk yaptık ve Batman’da indik. Batman’dan Midyat’a tek vasıta ile yolculuk tercihini kullandık. Ancak yolculuğumuz tam bir macera oldu. Arkası açık eski bir dorsede Hasankeyf’te Dicle’yi bir sal ile geçtik. Savur Çayı’ndan geçip gece Midyat’a varabildik. Tam bir safari macerası yaşadık. Bu yolculuğu hiç unutmadık. Suriye sınırını 600 kilometre izledik. Köylerin sınır boyunca iki parçaya bölündüğünü gördük. Mayınlı olan bölgenin ticaretinin büyük ölçüde kaçak yollardan nasıl yapıldığını da zaman içinde öğrendik.

Eşim, sağ olsun, beni hiçbir zaman hiçbir yerde yalnız bırakmadı. Genç bir çift olarak Midyat’ta yaşama başladık. Bir Süryani’nin evinde kiracı olduk. Evin sahibinin oğlu Efrem’in öğrencim olması bizi sevindirdi. Eşim ev sahibi ile el kol hareketleri ile anlaşmak için gerçekten çaba gösterdi. Eşim ve bir yaşındaki oğlumuz Ali ile yaşamımız ayrı bir öykü. Bir Pazar günü Süryani Kilisesi’nde ayine katıldık. Süryani aile dostlarımız oldu.  Bir kış günü Aydın Bediz’in köyüne gittik. Dönüşte kar başlamıştı. Eşimi taşıyan at huysuzluk yaptı ve eşim çocuğumuz ile birlikte yere düştüler. İkinci çocuğumuza hamile olan eşimin sağlık sorunu oluştu ve İstanbul’a dönmesi gerekti. Diyarbakır’dan trenle geri gönderdim. Benim geri kalan yılı yalnız tamamlamam gerekti.

Diyarbakır’a gittiğimizde yanlış hatırlamıyorsam, bir Cumhuriyet bayramına rast gelmiştik. Türk bayrağı ve askerimizin geçit töreni bizleri çok duygulandırmıştı. Bu andaki duygularımızın tarifini bir başka yazıya bırakmak daha doğru olacak. Diğer bir anım ise Noel 1963 tarihinde cereyan eden Kıbrıs’taki doktorun eşi ve çocuklarının öldürülmesi ile ilgiliydi. O sırada yerel kişilerle enteresan konuşmalarımı an olarak hatırlarım. Diğer çok önemli bir anım ise 1963 veya 1964 tarihinde Time dergisinde yayınlanan Mustafa Barzani röportajı ile ilgilidir. Aynı derginin kapağında yer alan resim ve harita bana çok önemli gelmiş ve Midyat’taki önemli bir kişi ile yaptığım söyleşiyi hiç aklımdan çıkartmadım. Çıkartamadım. Adeta gelecekte yaşayacaklarımızın birer habercisiydi. İstanbul ve Ankara’dan buraların pekiyi görülmediğini söylemekle yetiniyorum.

Yine 1963 yılındaki Kennedy cinayeti beni çok etkileyen diğer bir olaydı. O sıralar İngilizcemi ilerletmek için Time mecmuasına abone olmuştum. Her sayfasında onlarda bilmediğim kelime ile başa çıkmak ayrı bir mücadele idi.

Mardin ve Midyat bizim aile ve benim kişi olarak birçok sorunumuzu çözmeye başladığımız dönemdir. Zorluklarla baş çıkmayı tam manası ile burada öğrendiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Kimseden yardım istemeden elindeki kıt imkanlarıdan şikâyet etmemeyi tam manası ile burada öğrendim. Biz kasabada yaşarken hiç ama hiç kimseden yardım istemediğimi biliyorum.

Bu dönem sırasında İstanbul Hukuk Fakültesinin en zor sınıfının derslerine Midyat’tan hazırlandım. Geceleri tam uyumadan her 4-6 saatte bir 2 saat uyuma ile yetindim. İmkânsız gibi gözükeni inanılmaz bir kararlılıkla çözme imkânına kavuştum. Midyat’ta olmasa idim bu kararlılığı bu kadar sürdürebilme imkânı bulamazdım diye düşünüyorum. O sırada diğer yedek öğretmenler günlerini amaçsızca geçirirken ve her fırsatta İstanbul’a kaçarken, her bir yedek öğretmenin yaslandığı bir güç merkezi varken, Aydın Bediz dışında hiçbir arkadaşım olmadı. Arkadaş aramaya vakit de bulamadım. Takip eden yıl 3.sınıf derslerine aynı ciddiyet ile hazırlamayı sürdürdüm. Ancak ikinci yıl ummadığımız bir olay cereyan etti ve eşimin annesinin beyim kanaması felç geçirdiğini aldığım telgraf üzerine apar topar kar altında İstanbul’a doğru yola çıktım. Bin türlü zorluklar içinde kaldık. Ancak bütün bu olaylar eşim ile beni adeta kamçıladı, birbirimize kenetledi. İnanılmaz bir dayanışma içinde 2.yılı da geçirdik. Mayıs geldiğinde tüm yedek öğretmenler erken izinle İstanbul’a döndüğünde ben tek başıma Merkez’de müfettiş gelmesini bekledim, sonunda müfettiş sınıfıma geldi. Dersimi dinledi ve olumlu rapor verdi. Bana iltifat etti. Çok iyi bir öğretmen olduğumu söylediğini hatırlıyorum.

Bu arada Mayıs sonunda İstanbul’a geri döndük ve kısa bir zaman sonra 3 aylık Askerlik hizmetini yapmak üzere Isparta Eğitim Tugayına teslim olduk. Kıbrıs olayları sırasında Kıbrıs Alayı da bizim Tugay’da eğitiliyordu ve Tugay Komutanımız meşhur General İlhami Barut idi. Bu Eğitim alayında yaşadıklarımız ayrı bir yazı olma karakterinde olduğu için bu dönemi kısa kesmek ve Mardin Midyat öykümü tamamlamak istiyorum. Yedek Subay Öğretmen Alayı ve Kıbrıs Alayının birlikte içtima yaptıklarını ve İlhami Barut’un bizlere söylediklerini bugün gibi hatırlıyorum.

Askerlik ile ilgili birçok anı ve izlenimin oluştuğu bu 3 aylık dönem bizim ve benim hayatımı adeta yeniden şekillendirdi. Çünkü tüm zorluklara rağmen bir an bile ertelemediğim hukuk fakültesi 3.sınıfımı izin alamadığım için 2 yıl ertelemek zorunda kaldım.

Neticede İstanbul Hukuk Fakültesinin 3 ve 4.sınıflarını bu sefer Sinop’tan hazırlandım ve başarı ile tamamladım. Eşimin ve benim sıra dışı azmimiz, bizim samimi gayretimiz adeta ödüllendirildi ve iyi derece ile mezun olduğumda Sinop’ta başta Cumhuriyet Savcılığı olmak üzere nerede ise herkes şaşkına döndü. Zira diplomam 1968 son baharında Sinop Savcılığına posta ile gönderilmişti. İşte böyle dostlar, bizim 3 günlük Mardin Midyat yolculuğumuzun bizim hayatımızı bütünden etkileyen öyküsü. Umarım okuyanları sıkmamışımdır.

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.